26 Ocak 2017 Perşembe

Kendi İşini Kendi Yapan Tüketici

For English Please Click

“Do it yourself” (DIY) yani “kendin yap”, aslında o kadar yeni olmasa da son zamanlarda karşımıza oldukça sık çıkan bir akım. DIY; uzmanların ve profesyonellerin yardımı olmaksızın gerçekleştirilen, bir şeylerin inşaat, tadilat ve tamiratına verilen terim. Bu terim ilk olarak 1912’lerde ortaya çıkmış ve 1950lerde sıkça kullanılmaya başlanmış. O dönemlerde daha çok insanların kendi yaptıkları ev geliştirme projelerini anlatmak maksadıyla kullanılırken, günümüzde oldukça dramatik bir değişim ile 29 milyar dolarlık zanaat sektörüne egemen olmuş, en çok da 35 yaşın altındaki genç yetişkinlere hitap eden bir duruma gelmiş.

DIY, Türkiye’de de en başta özellikle günün çoğu zamanını evde geçiren kadınların; mağazalarda gördükleri ürünleri, evde kendi denemeleriyle, kendi tarzlarıyla özelleştirerek, farklılık katarak gerçekleştirdiği üretimler olarak ortaya çıktı. Başta kulağa yabancı gibi gelen bu kavram aslında uzun zamandır bizlerin hayatında: Ülkemizde 1980’lerde TRT’de –çoğu tasarruf amaçlı yayınlanan- kısa kısa ‘’kendin yap’’ TV spotlarıyla başladı, ancak asıl etkisini yıllar sonra Derya Baykal’ın televizyon programlarında eski eşyaları yeni, kullanılabilir eşyalara dönüştürmesiyle yarattı.

Son zamanlarda internet siteleri de bu akım ile ilgili bolca ilham verici öğretici içerikler paylaşıyor. Yemek tariflerinden tutun da, takı yapımı, mobilya yapımı gibi birçok alan ile ilgili “kendin yap” önerileri bulunuyor. Youtube’da da çok sayıda kanal bu doğrultuda içerik üretiyor. Daha sonra bu “kendin yap” ürünleri Etsy gibi sitelerde satışa çıkabiliyor. Hatta “kendin yap”ı uygulamaya çalışıp, başarısız olanların yaptıkları da internette eğlence amaçlı dolanıyor.

Diğer yandan bazı platformlarda sadece fikir değil, kendi başınıza yapabileceğiniz; boya badana setinden, evde mum yapma setine ya da ev tekstili, dekorasyon ürünlerine kadar pek çok set ve kitler bulmak mümkün. Bu setler sayesinde bu konuda merakı olanlar hem bilgi ediniyor hem de uygulamaya geçirebiliyor.

Bu felsefenin arkasında kişiselleştirmek, tüketmeden üretmek ya da tüketirken aynı zamanda geri dönüştürmek de yer alıyor. Ekonomik anlamda da kolaylık sağlayan bu trend, aynı zamanda bundan sonra sıkça duyacağımız yeni bir terimin de ortaya çıkış sebeplerinden biri: “Prosumer”.
Prosumer, gelişen dünyada tüketicilerin sadece tüketici olma konumundan çıkarak aynı zamanda üretici olma konumuna geçtiklerini belirten, “producer” ve “consumer” kelimelerinin birleşimi. Teknolojinin de gelişmesiyle beraber, DIY, yıllar boyu pasif kalan tüketiciye ilk kez ürün geliştirme sürecinde söz hakkı vererek onu aktifleştiriyor.

 ‘’DIY’’ akımın bu denli popüler olmasının arkasındaki belki de en büyük neden, ‘’Ikea Effect’’ adında bilimsel bir teoriye dayanıyor.** Duke Üniversitesi’nde Psikoloji ve Behavioral Economics Profesörü Dan Ariely ve meslektaşlarının yaptığı araştırmalarda, insanların kendilerinin katkı yaptığı ürünlere orantısız şekilde daha fazla değer verdiği ortaya çıkıyor. Yapılan bir deneyde, profesyonel biri tarafından yapılmış bir origamiye kıyasla, insanların kendi yaptıkları (yamuk yumuk da olsa) origamiler, yapanlar tarafından çok daha fazla değerli görülüyor ve origamiyi yapanlar kendi yaptıkları ürünlere, profesyonel ürünler ile aynı yükseklikte fiyat biçiyor.

Başka bir neden ise “kendin yap” ürünlerinin aynı zamanda “kişiselleştirilmiş” olmaları. Teksas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre insanlar kendi yaptıkları ürünleri kullanırken, o ürün başkalarında olmadığından dolayı, daha özel hissediyorlar. Bu durum, ister istemez insanların yaptıkları ürünü daha çok benimsemelerini sağlıyor.

Bu akımın insana psikolojik olarak son getirisi ise, ürün tamamlanınca kendilerini memnun hissetmeleri  -sonuç ne olursa olsun-  çok iyi bir iş çıkardıklarını düşünmeleri, hatta bazı araştırma sonuçları bu etkisi sayesinde DIY akımının insanlarda bağımlılık yarattığı görüşündeler.

DIY trendinden faydalanan markalar, insanlardaki marka algısında yaratıcı bir rol oynamak istiyor ve tüketim anının ötesinde yaratıcı ve duyusal deneyimler sunuyorlar. Bunun en önemli örneklerinden biri “Ikea Effect”e adını veren Ikea. Ikea, tüketicilere malzemeleri verip son ürünü kendilerinin yapmasını sağlayarak hem maddi olarak daha uygun, hem de tüketiciler açsından daha değerli bir şey üretmelerini sağlamış oluyor.

Kimi markalar da kategorilerinin doğası gereği “Do it yourself” trendine cevap verecek ürünleri doğrudan sağlayamasa da, altında yatan motivasyonlara hitap edecek pazarlama metodlarıyla bu trendin rüzgarından faydalanmanın peşinde. Örneğin; oje sürmek veya makyaj yapmak kendi mobilyanı yapmak kadar zor olmasa da, insanın kimi zaman profesyonellere yaptırmayı tercih ettikleri bir külfet olabiliyor. Maybelline de kendi ürünlerini tanıtarak, bir yandan da oje sürme ve makyaj yapımı ile ilgili bilgiler, videolar paylaşarak tüketicileri “kendin yap” yönünde teşvik ediyor, bir yandan da markanın bu trendden geri kalmaması yönünde çalışıyor.

İşin kişiselleştirme boyutunda da birçok markanın faaliyetlerini görüyoruz. Örneğin ABD’de McDonald’s, müşterilerine sipariş noktasında bir tablet kullandırtarak ‘’kendi burgerini kendin hazırla” hizmeti sunmaya başladı. Starbucks ise benzer bir şekilde yıllardır içeceklerini özelleştiriyor ve hatta isme özel servis ediyor. Nike, mağaza ve internet sitesinde öne çıkan modellerine özel olarak ‘’kişiselleştirmeye’’ hizmetini ekleyerek, kullanıcılarına kendi ayakkabı tasarımlarını yapma fırsatını sağlıyor.

Biz de “kendin yap” akımının Türkiye’de neler yarattığını görmek için bir araştırma gerçekleştirmek istedik. Araştırmamız İstanbul’da 18-40 yaş arası AB C1 ve C2 SES gruplarından 100 kadın ve erkek ile gerçekleşti.

“Do it yourself” akımının tanımı okunarak daha önce duyulup duyulmadığı sorulduğu zaman görüşmecilerin %52’si duyduklarını belirtmiş. Bu trend hakkında ne düşündükleri sorulduğu zaman tüketicilerin çoğu pozitif görüş belirterek “yaratıcılığı artırması”, “ekonomik olması”, “daha verimli olması” yönünde yorumlar yapılmış. Az sayıda da “hazırı varken gerek olmadığı” yönünde olumsuz yorum belirtilmiş.

Görüşmecilerin %41’sı daha önce “kendin yap” trendini uyguladıklarını söylemiş. Ne yaptıkları sorulduğunda çok çeşitli cevaplar olmasına rağmen en çok “dekoratif eşyalar” , “mobilyalar” “takı, çanta gibi aksesuarlar”, “elbise gibi tekstil ürünleri” cevapları gelmiş. Bunlar dışında “çocuk oyuncağı”, “kedi için tırmanma tahtası”, “güneşte domates kurutmak için bir araç” yapmaya kadar uzanan geniş bir yelpazeden bahsedilmiş.

Görüşmecilerin bu ürünleri kendilerinin yapma sebepleri arasında “vakit geçirmek”, “hobi amaçlı”, masraftan kaçınmak için”, “öğrenme amaçlı”, “satma amaçlı”, ve “üretken olma” belirtilmiş.

Bu trendin olumlu tarafları sorulduğunda “eğlenceli ve zevkli bir uğraş olması”,  “maddi açıdan avantaj sağlaması”, “istenilen doğrultuda şekillendirilebilmesi”, “motivasyon kaynağı olması”, “insanın kendini geliştirmesini sağlaması”, “insana gurur vermesi”, “insanın kendi yaptığı şeyi daha zevkle kullanması” gibi yönler söylenmiş.

Olumsuz yanları sorulduğunda görüşmecilerin çoğu olumsuz yanı olmamasını söylerken az sayıda görüşmeci ise “gerekli zamanı bulamamak”, “doğru yapamama ihtimali”, “malzemeleri bulma sıkıntısı”nden bahsetmiş.

“Kendin yap” ile ilgili video, fotoğraf içeren programları platformları görüşmecilerin neredeyse yarısı takip ediyor. Daha çok internet sayfalarından bu trendi takip edenler varken, özellikle “youtube” ve “facebook” platformları öne çıkmış. Başka söylenenler arasında “pinterest”, “ev döşeme programları” var.

Görüşmecilerin %10’u “kendin yap” trendini teşvik eden markaların aklına geldiğini söylemiş. Bu kitleye akıllarına hangi markalar geldiği sorulduğunda şaşırtıcı olmayan bir şekilde en çok “Ikea” cevabı öne çıkmış. “Koçtaş” ve “halk eğitim kursları” da başka söylenen cevaplardan.

İşin kişiselleştirme tarafında ise, görüşmecilerin %38’i kişiselleştirilmiş bir ürüne sahip olduğunu belirtmiş. Hangi ürünler olduğu sorgulandığında çok çeşitli cevaplar gelmiş, bunlardan bazıları; “enerji bilekliği”, “dolap”, “gemi maketi”, “çerçeve”, “kitaplık”…

Kişiselleştirilmiş bir ürüne sahip olmanın neden önemli olduğu sorgulandığında “kendim yaptığım için”, “kendi imzamı taşıdığından”, “fabrikasyon olmaması” gibi yorumlar alınmış. (“kimlik gibi bir şey olur insanlar sadece bende görür ve hatırlar”).

“Bir ürünü kendinize göre şekillendirecek, farklı yapabilecek seçenekler sunan marka aklınıza geliyor mu?” sorusuna görüşmecilerin %9’u olumlu cevap vermiş. Akla gelen markalar arasında “Samsung”, “Ikea”, “Sony”, “Zara”, “Mavi” ve “Araç markaları” belirtilmiş.

Sonuç olarak ‘’DIY’’, hem yeni bir pazar oluşturup insanları girişimciliğe teşvik ederek, hem de kişilere ‘’tüketme’’ yerine ‘’üretme’’yi vurguladığından, günümüz için önemli bir trend. İnsanların satın aldıkları ürünlerde kendi dokunuşlarını görmeleri, o ürünlerle farklı bir bağ yakalamalarına ve sonunda o ürünlerin (ve markaların) kendileri için büyük önem taşımasını sağlıyor. Markalar için uygulaması çok kolay ama etkisi çok büyük olacak bir trend. Türkiye’de de DIY’in bu denli uygulanıyor olduğu ve pozitif olarak karşılandığı görüldükten sonra markaların özellikle dikkate alacağını düşünüyoruz.

Do It Yourself

“Do it yourself” (DIY) may not actually be that new a concept but it certainly is a trend which we have recently started to come upon pretty frequently. DIY is the term used to define building, modifying and repairing anything without getting help from the experts and professionals. The term had emerged around 1912 for the first time and started to be frequently used in the 1950s. At those times, it was mainly used in order to define home improvement projects that people implemented themselves, whereas today, after undergoing quite a dramatic change, DIY dominates a 29 billion USD artisanship industry and appeals mostly to young adults under 35 years of age.

DIY first appeared in Turkey when especially women who spend most of their time at home started to produce items trying to reproduce what they had seen at stores, customizing them according to own taste and style and introducing something new. This concept, though it may sound unfamiliar in the first place, has actually been part of our lives for a long time. It started in our country in the 1980s with the short “do it yourself” TV infomercials, mostly prepared for the purpose of developing a sense of economizing, broadcasted on TRT. However, the real impact came years later when Derya Baykal started converting old objects into new and useable ones on her TV shows.

Lately, web sites are sharing plenty of inspirational and instructional content regarding this trend. Many “do it yourself” recommendations can be found in numerous fields from recipes to jewelry making or furniture building. A large number of channels on YouTube create content in this context. These “do it yourself” products then can be put up for sale on web sites such as Etsy. Moreover, even the failed “do it yourself” attempts do roam the internet just for the fun of it.

On the other hand, it is possible to find not only ideas but also lots of sets and kits on some platforms for you to create things yourself. These kits and sets vary from paint and white wash to candle making at home or home textile and decoration items. All these allow those who have an interest in “DIY” to both be informed and put it into practice.

What lies behind this philosophy is customizing, producing without consuming or recycling while consuming. This financially convenient trend is at the same time one of the reasons for the emanation of the term “prosumer” that we shall be hearing a lot from now on.

Prosumer is a derivative of the words “producer” and “consumer” which denotes that the consumers in the developing world have transcended beyond being in a position where they merely consume and into becoming producers themselves. With the technological advancements, DIY renders the consumers -who have so far been passive for years- active by giving them the right to speak in the product development phase.

The primary reason why the “DIY” trend has become so popular can be explained through a scientific theory that is known as the “Ikea Effect”. ** The research conducted by Dan Ariely, a Professor of Psychology and Behavioral Economics at Duke University, and his colleagues, reveals that people value products which they have contributed in their making disproportionately higher than those they have not. According to an experiment, people regard the origamis that they have done themselves (no matter how crooked they may be) to be much more valuable than the ones done by a professional and they quote prices as high as the professional ones for their origamis.

Another reason is the innately “customized” nature of the “do it yourself” products. According to a research conducted at Texas University, people feel more special while using products of their own making because nobody else has those products. For that matter, people can’t help but embrace what they have created.

The last psychological yield of this trend is that people feel pleased and satisfied with themselves once the production is completed. They think that they have done a good job – no matter what the end result is – insomuch that some research results even suggest that the DIY trend is becoming addictive because of this impression.

Brands that benefit from the DIY trend want to play a creative role in the brand perception in people’s minds and offer creative and sensory experiences beyond the moment of consumption. One of the most important examples of this is Ikea which has lent its name to the “Ikea Effect”. Ikea, by giving the materials to the consumers and asking them to assemble the end product, ensure that they produce something both more affordable and more valuable from the consumers’ point of view.

Other brands, although by nature they may not directly supply products that would respond to the “do it yourself” trend, seek to draw advantage from the impetus of this trend through marketing methods that would appeal to the motivations underneath this trend.

For example, even though applying nail polish or putting on lipstick are not as tricky as building one’s own furniture, they may sometimes become burdensome for which one may choose to seek help from professionals. Maybelline, while promoting its products, shares information and videos on applying nail polish and putting on make-up and encourages its consumers to “do it themselves” and hence as a brand tries to keep up with this trend.

When it comes to the customization aspect of “do it yourself”, we discern some operations of numerous brands. For instance, McDonald’s allows customers to order from a tablet-like kiosk where they can customize everything and “prepare their own burger”. In a similar approach, Starbucks has been customizing its drinks and even serving them with customers’ names on the coffee cups for years. Nike has added “customization” services for its outstanding models at the store and on their web site, allowing its customers to design their own shoes.

We wanted to conduct a research to observe how the “do it yourself” trend reverberates in Turkey. Our research comprised of 100 females and males who are 18-40 years of age, AB/C1/C2 SES and live in İstanbul.

When we read them the definition of the “do it yourself” trend and asked whether they had heard it before, 52% of people we interviewed said that they had heard it before. When we asked them what they thought about this trend, the majority of the consumers expressed a positive opinion and commentated that it “enhanced creativity”, “was economical” and “was more efficient”. A small number of people expressed an adverse opinion saying that “there was no such need when there were readymade alternatives available”.

41% of the interviewees said that they had already given the “do it yourself” trend a try. When asked about what they had done, there were a variety of answers but the most common ones were “decorative objects”, “furniture”, “accessories like jewelry and bags” and “textile goods such as dresses”. Other than that, a wide variety of items such as “children’s toys”, “climbing/scratching posts for cats” or “a tool to be used for sundrying tomatoes” were mentioned.

Among the reasons why the interviewees did these items themselves are “passing the time”, “hobby”, “cutting down costs”, “learning”, “sale” and “being productive”.

When the positive aspects of this trend were questioned, it was referred to be “an entertaining and enjoyable occupation”, “financially advantageous”, “shapable as required”, “a source of motivation”, “allowing for self-development”, “a source of pride”, “using that which they made themselves being more pleasurable”.

When asked of the negative aspects of this trend, most of the interviewees remarked that there were none but few mentioned “not finding the time needed to be engaged in it”, “possibility of not being able to do it right” and “hardship of finding the materials”.

Nearly half of the interviewees follow the programmes and platforms that contain videos and photographs about “do it yourself”. They follow this trend mostly on the internet and “YouTube” and “Facebook” were the platforms that are mentioned the most. Among the others were “Pinterest” and “programmes on home decoration”.

10% of the interviewees said that they could recall brands promoting the “do it yourself” trend. When asked of such brands, “Ikea” was the dominant answer which did not come as a surprise. “Koçtaş” and “public education courses” were among the others.

Regarding the customization aspect of the trend, 38% of the interviewees indicated that they owned a customized object. When asked about these, a variety of answers were received, some of which being “energy wristband”, “cabinet”, “model ship”, “frame” and “bookshelf”.

When asked why it was important to own a customized object, some of the answers received were “because I did it myself”, “because it is not fabricated” and “it would be something to identify me with, people would only see me having it and remember”.

When we asked them whether they could recall any brands that offered alternatives to customize an item, 9% of the interviewees said that they could. “Samsung”, “Ikea”, “Sony”, “Zara”, “Mavi” and “vehicle brands” are the brands that were mentioned.

As a conclusion, “DIY” is an important trend today for both creating a new market and encouraging people to become enterpreneurs and for accentuating “production” instead of “consumption”. When people see their own touch on a product they buy, they feel connected to it and in the end these products (and brands) matter a great deal to them. For brands, it is a trend that is easy to put into practice and has a great impact. We believe that brands will take it into serious consideration upon seeing how widely DIY is being put into practice and how positively it is adopted.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Yoksa Siz Hâlâ Annenizin Kremlerini Mi Kullanıyorsunuz?

For English Please Click


Yüzyıllardır; daha sağlıklı, parlak ve genç görünen bir cilde sahip olabilmek için yapmadığımızı bırakmadık desek, abartmış olmayız. Yüzyıllardır; daha sağlıklı, parlak ve genç görünen bir cilde sahip olabilmek için yapmadığımızı bırakmadık desek, abartmış olmayız. Altın maskesi, yılan zehri, sümüklü böcek maskesi gibi kulaktan kulağa yayılan efsanelerin yansıra, Roma döneminden kalan 2000 yıllık bir kutuda bulunan kalıntının geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan fonksiyonu da bu sonsuz gençlik arzusunu destekler nitelikte. Yapılan araştırmalar sonucunda, üzerinde parmak izleri olduğu halde bulunan kalıntının; nişasta ve hayvani yağlardan oluşan, yüze sürüldüğünde sağlıklı bir ışıltı sağlayan bir çeşit aydınlatıcı-nemlendirici olduğu ortaya çıktı.

Güzel cildin tanımı yüzyıllar içerisinde pek değişmese de bu amaca ulaşmak için kullanılan yöntemler, teknolojiyle sürekli gelişiyor bir yandan da sosyo-kültürel faktörlerle şekilleniyor. Özellikle son yıllarda, insanlar artık yeme içme sektörünü ve güzellik endüstrisini birbirlerinden ayrı düşünmeyerek hepsini bir 360 derece “well-being” sağlayan bir ekosistem olarak görüyorlar. Bu nedenle cilt bakımı ve güzellik endüstrisi son zamanlarda geliştirdiği yeniliklerle daha da çok konuşulmaya başlanan, hatta oldukça ilginç yöntemleri dolayısıyla da sıkı takipçileri olan bir sektör.
Bu ebedi güzel cilt arzusu, elbette birçok markanın varolmasına ve/veya markaların gelişen gündeme, yükselen trendlere ayak uydurmasına neden oluyor.

Biz de ülkemizdeki cilt bakımı alışkanlıkları ve denedikleri ilginç cilt bakımı yöntemleri ile ilgili bir araştırma yaptık ancak sonuçlarını paylaşmadan önce; dünyada bu işin nerelere vardığını, farklı trendlerle örnekleyerek hayal gücünüzün sınırlarını biraz zorlamak istiyoruz.

Sektörün en önemli özelliklerinden biri kendini yenilerken, yeni içerikler, yeni etken maddeler bulunup kullanılması. Bunların bir kısmı “kocakarı reçetesi” şeklinde olsa da işin bilimsel kısmı da yadsınamayacak kadar önemli. Örneğin; son zamanlarda yararlı bakteriler, bağırsak florasının önemi, microbiota gibi kavramlara yalnızca sindirim sistemi sağlığı söz konusu olduğunda değil, cilt bakımı reyonlarında gezerken de rastlamaya başladık. Probiyotik içerikli cilt bakım ürünlerinin yanısıra, kardondioksit içerikli serumlar ve buz bakımları da son dönemde cilt bakımı ve yaşlanma etkileri engellemede sıkça rastladığımız yenilikçi yaklaşımlardan.

Tamamen kişiye özel çözümler sunmaya odaklanmış, cilt bakımını bilimsel bir konu olarak interdisipliner bir şekilde ele alan girişimler de giderek artmakta. Bunlara bir örnek vermek gerekirse, 2014 yılında Londra’da açılan lüks bir cilt bakım butiği Geneu’dan bahsetmemek olmaz: Ağız içinden alınan DNA örneğiniz ile tamamen sizin ihtiyaçlarınıza özel bir cilt bakımı çözümü sunuyorlar. Hem de 30 dakika içinde.

Elbette bu gelişmeler, sadece içerik ve uygulamada kullanılan yenilikçi yöntemlerden ibaret değil. Bir diğer farklı yaklaşım da değişen çevresel faktörlerden kaynaklanan etkileri bertaraf amaçlı.
Örneğin, kozmetik markası Olay’in Çin’de yaptığı bir araştırma sonucuna göre giderek artan hava kirliliğinin cilt üzerinde olumsuz etkileri kanıtlandığından, firma artık ürünlerinin bu faktörün olumsuz etkilerine karşı daha koruyucu olacağı ve hava kirliliğinin cilde verebileceği hasarı azaltıcı içeriklere ağırlık vereceğini açıkladı.

İlk duyulduğunda kulağa oldukça ürkütücü gelebilen bir cilt bakım trendi de, kısaca cilde iğneler batırarak kanatmak şeklinde özetleyebileceğimiz “vampir bakımı” veya dermaroller işlemi.
Geçtiğimiz yıl Kim Kardashian sayesinde oldukça popüler olan ve kökeni antik Çin’e dayanan bu yöntem, cilde milimetrik iğneler batırarak kanatmak ve bu sayede deri altındaki kolajen üretimini tetikleyerek daha sağlıklı bir cilde ulaşmayı amaçlıyor. “Yok, bu kadar da değil! Azıcık kolajen için yüzümü delik deşik edemem.” diyorsanız, onun için de uygun bir ürün bulunuyor: Kanadalı Fountain markası, günlük beslenmenize kolayca ekleyebileceğiniz “güzel görünmenize yardımcı olacak moleküller” içeren likit suplementler üretiyor. Bunların arasında yüzünüze iğne batırmaya gerek bırakmayacak Phyto-Collagen molekülü de mevcut.

Teknolojiyle beraber, hizmet sektörü de cilt bakımı alanında gelişmeye devam ediyor. Curology denilen bir online servis sertifikalı bir dermatolojisti sizin ayağınıza getiriyor. Elektronik olarak danışmanlık alıp, sonrasında size özel ürünleri kapınıza kadar gönderiyor. BeGlammed Stylist Service de “güzellik sektörünün Uber’i” olarak anılıyor. Uygulama yoluyla size ister ofisinize ister evinize, saç bakımı ve makyaj için profesyonel birilerini gönderiyor. Hepimizin malumu, sosyal medya ile birlikte cilt bakımı ve makyaj ile ilgili bilgilere artık kolayca erişebiliyoruz. İnsanlar internette cilt bakımı ürünlerini tanıtıp, uygularken videolar çekerek kendilerine oldukça büyük bir izleyici kitlesi oluşturarak kendi içeriklerini yaratıyor ve hatta takipçi sayılarına paralel bir şekilde sosyal medya kanallarını etkin ve kârlı bir mecra haline dönüştürebiliyorlar.

Biz de Türkiye’de cilt bakımı ile ilgili neler düşünüldüğünü görmek adına bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul-Ankara-İzmir illerinde 18-45 yaş arası ABC1C2 SES grubundan 120 kadınla gerçekleşti. Görüştüğümüz kişilerin %85’i cilt bakımı yaptığını belirtti. Ne sıklıkla cilt bakımı yaptıkları sorulduğunda ise görüşmecilerin yarısından fazlası her gün yaptığını, geri kalanlar ise çoğunlukla haftada 3-4 veya haftada 1-2 yaptıklarını belirtmiş. Makyaj yaptığını belirtenler ise görüşmecilerin %81’i.

Makyaj ile ilgili yeni çıkan trendleri, yeni ürünleri takip edip etmedikleri sorulduğunda, görüşmecilerin 3’te 1’i takip ettiğini belirtmiş ve bu trendleri de çoğunlukla internetten takip ettiklerini söylemişler. Cilt bakımı da benzer şekilde, görüşmecilerin %31’i tarafından trendlerin ve yeni ürünlerin takip edildiği bir kategori. Aynı şekilde: çoğunluk bu yenilikleri internetten takip ediyor.

İşin online kısmına geldiğimizde youtube üzerinden makyaj ilgili kanalları/insanları takip edenler görüşmecilerin %44’ü. Makyaj ile ilgili yotube’dan videolar izleyip, bu tarz video yapan vloggerları takip edenler, genellikle ilgilerini çeken videolara baktıklarını, özel bir kişiyi takip etmediklerini belirtmiş. Neden bu tarz videoları izleyip takip ettikleri sorulduğunda ise “tekniğini öğrenmek için”, “merak ettiğim için”, “kendime bir şey katabilmek için” ve “güncel bilgilere erişebilmek” adına izlediklerini belirtmişler. Cilt bakımı ile ilgili videoları takip edenler ise daha çok öğrenme ve bilgi amaçlı takip ettiklerini söyleyerek doğru bilgileri öğrenmenin öneminden bahsetmişler.  
Markaların vloggerlar üzerinden ürünlerini tanıtmaları hakkında genellikle olumlu bir düşünce hakim. İnsanlar bunun bilgiye erişim için güzel bir yol olduğunu düşünüyor. Ancak aynı zamanda şüpheci bir kesim tarafından samimiyetsiz de bulunabiliyor ve ürünlere mutlaka kendileri görüp bakmak istediklerini özellikler belirtiyorlar. Videolardan yeni çıkan ürünleri görüp satın alanlar görüşmecelerin 8’de 1ini oluşturuyor.

Görüşmecilerin arasından şu ana kadar cilt bakımı ile duyulan en ilginç uygulama yumurta maskesi ve altın maskesi. Şu ana kadar görüşmecilerin uyguladığı en ilginç cilt bakım tekniği ise kahve, sirke, bal, zeytinyağı ve kil maskesi.

Dünyada bakteriden moleküle, iğne batırmaktan DNA analizine göre ürün kullanmaya kadar uzanan envai çeşit trend alıp başını gitmişken; biz daha ziyade raflarda bulunan bildiğimiz ürünlerden şaşmıyor ve alternatif olarak da mutfağımızda kolayca bulabileceğimiz ürünleri tercih ediyoruz. Görünen o ki sadece erkeğin kalbine giden değil, kadının güzelliğinden geçen yol da mideden geçiyor.

Önümüzdeki günlerde, bu trendlerin hangilerini ülkemizde görebileceğimizi ve kozmetik markalarının bu alanda hangi yenilikleri sunacağını bizler de merakla bekliyoruz.

Are You Still Using Your Mother’s creams?

We wouldn’t be exaggerating if we said that for centuries we did everything in the book so as to get a healthier, radiant and younger looking skin. Apart from the myths that have spread through the grapevine such as the golden mask, snake venom or snail mask, what the residue found in a 2000 year old pot from the Ancient Roman period turned out to be used for is evident of such desire for eternal youth. Research revelaled that the residue found complete with still visible finger prints was some kind of an illuminator-moisturizer made out of starch and animal oil that produced a healthy glow when applied on face.

Even though the definition of beautiful skin has not changed much over the course of centuries, the methods employed to attain it keep on improving with technology and on the other hand are shaped by the socio-cultural factors. Especially in recent years, people have started to consider the food & beverage and beauty industries to be inseparable from each other and regard them as constituting an ecosystem that renders a 360˚ well-being. For that reason, the skin care and beauty industry is one that is increasingly talked about with the innovations it introduces and is followed religiously for its intriguing methods.

This desire to get an eternally beautiful skin is causing many brands to come into existence and/or making brands keep up with the ever-changing agenda and rising trends.

We have conducted a research on the skin care habits and the different methods of skin care that are adopted. But, before presenting the results, we would like to push the boundaries of your imagination by illustrating through various trends how far this business has gotten in the world.
One of the most important characteristics of the industry is that new ingredients and active agents are discovered and utilised while constantly refreshing itself. Even though some of these can be mere “old hag’s formulas”, the scientific aspect of the business is too important to be ignored. For example, we have started to come across concepts such as good bacteria, importance of the intestinal flora or microbiota not only in terms of a healthy digestive system but while we are strolling around the skin care departments as well. In addition to probitoic skin care products, carbon dioxide serums and facial treatments using ice are among the innovative approaches in skin care and anti aging we have been happening upon recently.

Initiatives that are focused on offering completely personalised solutions and treat skin care interdisciplinarily as a scientific topic are gradually increasing. It is almost an obligation to mention as an example the luxury skin care boutique Geneu launched in 2014 in London. They offer you a skin care solution that is entirely customized for you using the DNA sample collected orally. And, needless to say, all that happens within a period of 30 minutes.

By all means, these innovations are not only about the innovative methods employed in terms of ingredients and application. Yet another approach is aiming to eliminate the effects generated by the ever-changing environmental factors.

For example, the cosmetics brand Olay has carried out a clinical study in China which proved the negative effects the ever-increasing air pollution inflict on skin. Consequently, the company has announced that their products will now be more protective against these effects mainly containing ingredients to reduce the damage on skin caused by the air pollution.

Another skin care trend that may sound creepy at first is the “vampire treatment” or the dermaroller procedure that can be summarized as puncturing the skin with needles to make it bleed.
This method that has become popular last year thanks to Kim Kardashian originates from ancient China. It is designed to get a healthier skin by stimulating collagen production in the dermis through bleeding the skin by puncturing it with milimetric needles. If you feel that this is too much and that you would never have your face riddled for a little bit of collagen, there is an alternative for you: The Canadian brand Fountain produces liquid supplements that you can easily include in your daily routine which contain “molecules to help you to look beautiful”. Among these molecules is the Phyto-Collagen which will save you from punturing your face with needles.

The service sector is continuing to develop in skin care together with technology as well. An online service called Curology brings a certified dermatologist to you. They consult you electronically and ship customized products to your door. BeGlammed Stylist Service is known as “the Uber of beauty industry”. Through an app, professional hairstylists and make-up artists come directly to your office or home.

As we all know, we can now reach information on skin care and make-up thanks to social media. People create content by shooting videos of themselves promoting, using and reviewing certain products and attract pretty big audiences in doing so. Some even turn their social media channel into an effective and profitable medium in parallel with the number of their followers.

So, we have conducted a research to see what is thought about skin care in Turkey. The research comprised of 120 females who are 18-45 years of age, AB/C1/C2 SES and who live in İstanbul, Ankara and İzmir. 85% of people we have interviewed confirmed that they make skin care. When they were asked how frequently they do so, more than half of the interviewees replied that they do it on a Daily basis and the rest 3-4 or 1-2 times a week. 81% of the interviewees stated that they put on make-up.

When we asked them whether they are following the new trends and products in make-up, 1 in every 3 interviewees replied that they do and added that they follow these trends on the internet. Skin care is a category where 31% of people we have interviewed follow the new trends and products. Similarly, most of them are following such novelties on the internet.
When we come to the online aspect, 44% of the interviewees follow youtube channels and people regarding make-up. The ones who watch youtube videos on make-up and follow vloggers who actively post such videos stated that they mostly check out the videos that catch their attention and that they don’t follow anyone in particular. When they were asked why they were into watching such videos and following such personas, the answers were “in order to learn the technique”, “because they were curious about it”, “in order to add something to themselves” and “in order to access current information”.

The ones who follow youtube channels and people regarding skin care constitute 19% of the interviewees. The ones who view videos on skin care stated that they did so in order to learn and for informational purposes and commented on the importance of access to correct information.
Brands promoting their products through vloggers are generally approved. People think that it is a useful way to access information. But on the other hand, it can also be found to be insincere by a skeptical bunch who comment that they rather check the products out themselves. 1 out of 8 interviewees buys products upon seeing them in such videos.

The most interesting applications the interviewees have heard so far are the egg mask and the golden mask. The most interesting skin care method they have applied so far is the mask made of coffee, vinegar, olive oil and clay.

When a wide array of trends from bacteria to molecules or sticking needles to DNA analysis flow in abundance around the world, we generally do not deviate from familiar products available on the shelves and prefer what we can easily find in our kitchen as alternatives. It seems that not only the way to a gentleman’s heart but also to a lady’s beauty goes through stomach.

We are looking forward to see which of these trends we shall be seeing in our country and what kinds of novelties the cosmetics brands will be offering us in the forthcoming days.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Harekete Geçiren Markalar

For English Please Click

Türkiye’de ve bilhassa büyük şehirlerde düzenli bir aktif yaşam fazlasıyla zahmetli. Eğer çalışıyorsanız, günün büyük bir kısmını bilgisayar karşısında geçiriyorsunuz. Spor salonuna yazılsanız, ilk başlarda heyecanla başlayan bu macera giderek azalarak haftada 1’lere, ayda 1’lere ve daha sonra da “en son ne zaman gittiğimi unuttum”lara dönmeye başlıyor. İstanbul’da yaşayanlar için bisiklet genellikle bir hayalden ibaret. Üstelik, beslenme düzenimiz de giderek kötüleşiyor ve sağlıksız bir hale geliyor.

Özellikle son zamanlarda ülkemizde de gittikçe artan obezite tehdidiyle beraber, sivil toplum kuruluşları ve doktorlar bu duruma karşı savaş açmış durumda. Aktif Yaşam Derneği’nin yaptığı araştırmalara göre Türk halkının yüzde 75’i hareketsiz. En hareketsizler ise 15-19 yaş arası gençler. Bilhassa çocukların giderek hareketsizleşmesi, bilgisayar ve televizyon ekranları karşısında saatler geçirmesi herkesi endişelendiriyor. Markalar da buna kayıtsız kalamıyor. Hareketsizliği engelleme ve insanları daha aktif bir yaşam sürmeye teşvik etme çabasına son zamanlarda farklı kategorilerden birçok marka dahil oldu.

Hareketliliği ve aktif bir yaşamı bünyesinde barındırdığından bu konuda başı çekenler tabii ki spor markaları. Nike’ın “Sen Hareket Ettikçe Her Şey Mümkün” platformunda olduğu gibi, bu kategorideki hemen her oyuncunun iletişiminde hareketlilik ve hareketin önemi hissediliyor. Hareket ile spor kadar doğrudan olmasa bile dolaylı bir ilişkisi olan deodorant markalarından Rexona da hareketliliği teşvik edenler arasında ilk akla gelenlerden: Şu günlerde ekranlarda yeniden dönmekte olan “Türkiye’nin En Sevilen Hareketleri” reklam kampanyasını herkes hatırlıyordur.
Giyim markaları da aktif yaşamı desteklemeye başladı. North Face genellikle sonbahar-kış mevsimlerinde satışlarını artıran bir perakendeciyken, yalnızca bir outdoor markası olmanın bir adım ötesine geçerek kendisini bir aktif yaşam tarzı markası olarak yeniden konumlandırdı. Teknoloji markalarından Apple’ın adımsayarı da kullanıcılarını harekete geçmeye doğrudan teşvik eden önemli örneklerden biri.

Spor, giyim ve teknoloji markalarının girdiği bu savaşa zaman içerisinde aklımıza kolay kolay gelmeyecek başka markalar dahil oldu: Ülker, Eti, McDonalds, Nestle gibi hazır gıda markaları... Tüketicilerle birlikte markaların da bilinçlenmesiyle birlikte, eski tüketim alışkanlıklarını değiştirme ve hareketliliği teşvik etmeye yönelik ciddi bir yatırım yapılmaya başlandı.
Aktif Yaşam Derneği ve Eti’nin iş birliğiyle hayata geçirilen ve iletişimleri son zamanlarda sık sık karşımıza çıkan Sarı Bisiklet projesi, insanları bisiklet kullanmaya teşvik ediyor ve böylelikle gündelik hayatlarında daha aktif olmalarını sağlıyor. Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen “Süslü Bisiklet” etkinliği de benzer bir misyon yükleniyor. Daha fazla insanı hareket etmeye ve bisikleti günlük hayatımızda daha çok kullanmaya davet ediyor.

Çocukların hayatlarında aktif olmalarını teşvik etmek amacıyla birçok spor projesi geliştiren Ülker, “Çocuk ve Spor” projeleriyle geçtiğimiz 8 yıl içerisinde birbirinden farklı spor dallarında 272 bin 500 çocuğa ulaştı.

McDonalds ise giderek artan çocuk obezitesi rakamlarına istinaden, gençleri egzersiz yapmaya ve sağlıklı beslenmeye teşvik etmek amacıyla “It’s what I eat and what I do… I’m lovin’ it” adlı bir kampanya başlattı. Bu kampanya doğrultusunda yeni ambalajlar, TV reklamları, basılı reklamlar, eğitim broşürleri ve aktif bir yaşam tarzı için ipuçları içeren bir web sitesi hayata geçirildi.
Coca Cola’nın Hayata Artı Vakfı, “Çık Dışarıya Oynayalım” adlı bir proje geliştirdi. Coca-Cola bu projeyle ilköğretim okullarının bahçelerini aktif oyun alanlarına dönüştürüyor ve çocukları oyun oynamak için dışarıya çağırıyor. Diğer yandan PepsiCo da son yıllarda, özellikle gençlerle, fiziksel aktiviteyi destekler projeler geliştiriyor. PepsiCo ve PepsiCo Vakfı çok sayıda bağış ve ortaklıklarla birçok kişinin, özellikle çocukların, fiziksel aktivitelerde bulunmasını destekliyor.

Fiziksel aktiviteyi oyunlaştırarak tüketicilere çeşitli hedefler koyan markalar da var. Nestlé, Optifast ile uzun vadede verilmesi mümkün olan fazla kiloları klinik bir takip programı eşliğinde sunarak, tüketicilerinin aktif bir yaşam tarzı oluşturmalarına destek oluyor. Kellogg’s All-Bran tüketicilerine ücretsiz pedometre hizmeti sunuyor, çevrimiçi hesaplarında “günlük adımlar” gibi basit hedefler belirliyor ve sonrasında bu hedeflere ulaşmaları için onları motive ediyor.

Günümüzde tüketicilerini hareketli olmaya teşvik eden bu kadar çok marka olmasından yola çıkarak, toplumdaki spor alışkanlıklarını ve hareketliliği teşvik konusunun tüketicilerin zihninde hangi markalar ile eşleştiğini incelemek üzere bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız, İstanbul, Ankara, İzmir’de 16-45 yaş arası AB,C1,C2 SES grubundan 100 kadın ve erkekle yürütüldü.
Görüştüğümüz kişilerin %83’ü kendilerinin günlük hayatta fiziksel olarak aktif olduğunu düşünüyor. Gün içinde fiziksel olarak aktif olduğunu düşünenler ayakta oyalanarak, yürüyüş yaparak, iş yerinde
yoğunluktan koşuşturarak ya da merdiven inip çıkarak aktif olduklarını dile getirmişler. Yani aslında aktif yaşam, görüşülenler için koşuşturma ve yoğunluk demek. Metrobüste sıra beklemek bile yaşadığımız hayat koşullarında aktif olma anlamına gelebiliyor. Fiziksel olarak aktif olmayanlar ise bu duruma yol açan sebepler arasında trafikten dolayı imkân bulamamalarını, ofis ortamında masabaşı çalışıyor olmalarını ve bilgisayar karşısında hareketsiz kalıyor olmalarını göstermiş.
Görüştüğümüz 10 kişiden 2’si düzenli spor yaptığını belirtiyor. Spor yapanlar, en fazla spor salonlarını tercih ederken, ikinci olarak dışarıda (sokakta) ve üçüncü olarak evde spor yaptıklarını ifade etmişler. En çok yapılan spor: Yürüme ve koşma. Sıkça yapılan diğer sporlar arasında yüzme, futbol ve ağırlık kaldırma yer alıyor.

Görüştüğümüz kişilerin %34’ü ulaşımını daha çok arabayla sağlıyor. Dolmuş/minibüs, metrobüs/otobüs, metro ve yürüme ise çok sık kullanılan diğer ulaşım yöntemleri.
Tüketicilerin yarısından fazlası günlük yaşamda nasıl aktif olunacağı hakkında hâlihazırda bilgi sahibi olduğunu belirtmiş. Hareketli olmayla ilgili bilgileri daha çok internetten, spor salonlarından, TV programlarından ve sosyal medyadan aldıklarını dile getirmişler.

Aktif olma ile ilgili mesaj veren markalar olup olmadığı sorulduğunda, görüştüğümüz kişilerin %14’ü böyle mesajlar veren markalar olduğunu belirtmiş. Bunlar arasında daha çok Nike, Adidas gibi spor markaları telaffuz edilmiş. Aktif yaşam ile ilgili proje yapan markalar sorgulandığında ise, görüştüğümüz kişilerin %19’u böyle projelerden haberdar olduğunu ifade etmiş. Bunun gibi projeler yürütenlere örnek olarak Nike, Rexona, çeşitli bakanlıklar ve “Vodafone’un köprüde yaptırdığı koşu” akıllara gelmiş.
Markaların hareketliliği teşvik etmesi çoğunlukla örnek bir hareket olarak değerlendiriliyor ve tüketiciler nezdinde de takdir topluyor. Türkiye’nin genel olarak spor/aktif yaşam konusunda geri kaldığı düşünüldüğünden, markaların bu alana girmiş olması halkı bilinçlendirme açısından olumlu bir adım olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında sponsorların ve etkinliklerin artırılması gerektiği düşünülüyor. Bir kısım şüpheci ise, markaların hareketliliği teşvik amaçlı projelerinin aslında kâr amaçlı projeler olduğunu ve harekete değil de harcamaya yönlendirme amaçlı yapıldığını düşündüğünü dile getirmiş.

Görüştüğümüz kişiler fiziksel hareketliliği desteklemeyi daha çok Adidas, Nike, Puma gibi spor markalarına yakıştırmışlar. Bunun yanında ayakkabı markaları, Decathlon gibi spor mağazaları ve spor malzeme üreten ve satan markalar da aktif yaşamı destekleme ile organik olarak ilişkilendiriliyor.

Giderek hareketsizleştiğimizin ve sağlıksızlaştığımızın bilimsel olarak kanıtlandığı bu dönemde, günden güne daha fazla bilinçli hale gelinmesiyle birlikte, birçok insan kendi hayat standardı elverdiğince küçük ya da büyük değişikliklerle bu durumun üstesinden gelmeye gayret gösteriyor: Kimi ofiste dolanarak, kimi gün içerisinde daha çok yürüyerek, kimi de belli bir rutin dahilinde özel bir zaman ayırarak günlük yaşamdaki hareketsizliğini kırmaya çalışıyor.

Aktif yaşamın ve iyi beslenmenin gittikçe önem kazandığı ve tüketicilerin markalardan bu konuda daha çok sorumluluk almalarını ve farklı imkânlar sağlamalarını beklediği bu zamanlarda, daha çok marka bu alanda teşvik edici motivasyonlar geliştirmeli. Şu anda zihinlerde, -elbette öğrenilmiş kodların da etkisiyle- aktif yaşam konusu daha çok spor markaları ile ilişkilendirilerek yer etmiş olmakla birlikte, yapılan bütün bu faaliyetlerin sonucunda diğer markalar da bu alandaki zihin paylarını artıracak ve tüketicilerin gönüllerindeki yerlerini sağlamlaştıracaktır.

Şimdi markaların harekete geçme zamanı!

The Brands That Get You Moving

Leading a regularly active life in Turkey, and especially in big cities, is eminently grueling. If you are working, you are most probably spending most of your day sitting in front of a computer screen. If you ever get a membership at a fitness center, this adventure of yours first starts with enthusiasm only to gradually fade into going to the gym once a week, then once a month and finally “I don’t remember the last time I went there”. Bicycle usually is nothing but a dream for the ones living in Istanbul. And what’s more, our dietary habits become increasingly worse and unhealthy.

Non-govermental organizations and doctors have started a war against obesity which has heightened recently in Turkey, as well. According to the research conducted by the Active Living Association, 75 percent of the Turkish population is inactive. The most inactive ones are youth 15-19 years of age. It worries everyone that especially children are getting more and more inactive, spending hours sitting in front of either computer or TV screens. That being the case, brands just can’t remain unresponsive in this situation. Numerous brands from various categories have lately been involved in the endeavor to prevent inactivity and to motivate people to lead a more active life.

Due to the fact that sports embodies activity and active lifestyle, it certainly is the sports brands that lead the way in this undertaking. Activity and its importance are manifested in the communication of almost every player in this category, just like Nike’s “Everything’s Possible As Long As You Move” platform. Rexona, one of the deodorant brands which are somehow related to action although not as directly as sports, is another name that comes to mind among the ones that encourage activity.

Everyone remembers the “Turkey’s Most Popular Moves” ad campaign that has been re-running on TV nowadays.

Clothing brands too have started to promote the active life. North Face used to be a retailer who increased its sales in the autumn-winter season but it has now gone one step further from being only an outdoor brand and re-positioned itself as an active lifestyle brand. Apple’s Pedometer app is one of the notable examples to directly encourage its users to get into action.

Other brands that we could hardly have imagined are starting to include themselves in this war dominated so far by the sports, clothing and technology brands. These are ready-to-serve food brands such as Ülker, Eti, McDonalds and Nestlé... As brands become more conscious along with the consumers, considerable amount of investment is being made for changing old consumption habits and promoting and motivating activity.

The Yellow Bicycle Project which has been brought to life under the collaboration of the Active Living Association and Eti and whose communication we have been seeing frequently, encourages people to cycling and thus rendering them more active in their daily lives. The “Fancy Bicycle” activity that has recently taken place is assuming a similar mission by inviting more and more people to get into action and use bicycle more in daily life.

Ülker developed and launched many sports projects in order to encourage children to lead active lives and has reached a total of 272,500 children in various sports branches with its “Children and Sports” projects in the last 8 years.

Pursuant to the increasing child obesity figures, McDonalds has launched a campaign entitled “It’s what I eat and what I do… I’m lovin’ it” to motivate youth to exercise more and get healthy-nutrition conscious. New packagings, TV commercials, print ads, educational brochures and a website that gives hints for an active lifestyle have been implemented within the framework of this campaign.
Coca-Cola Life Plus Foundation has developed a project entitled “Come Out and Play”. With this project, Coca-Cola turns the schoolyards into active playgrounds and invites children to come out and play. On the other hand, PepsiCo has been developing projects especially with youth to encourage and promote physical activity. PepsiCo and the PepsiCo Foundation endorse physical activity particularly for children with lots of benefactions and partnerships.

There also are brands that turn physical activity into a game and set specific goals for their consumers. Nestlé incorporates the weight to be potentially lost with Optifast together with a clinical trial program and supports its consumers to establish an active lifestyle for themselves. Kellogg’s All-Bran offers the All-Bran Pedometer for free, sets simple goals like “daily steps” and motivates its consumers to reach their goals.

With reference to that many brands motivating their consumers to be active in this time and age, we have conducted a research to investigate the sports habits in the society and to extract the brands associated with promoting and encouraging activity within the consumers’ minds. The research comprised of 100 females and males who are 16-45 years of age, AB/C1/C2 SES and who live in İstanbul, Ankara and İzmir.

83% of people we have interviewed think that they are physically active within their daily lives. They have claimed to be phyically active within the day by idling around on feet, taking walks, running around in the hustle and bustle of the office or taking the stairs. It appears that an active life stands for running around and busyness for the interviewees. Even waiting in line for the metrobus may add up to being active under the current circumstances of life. The ones who are not physically active specify not finding the opportunity because of the traffic, having a deskjob in an office and sitting motionless by the computer as reasons why.

2 out of 10 interviewees state that they do sports on a regular basis. The ones who do sports prefer fitness centers the most, secondarily outdoors (on the street) and thirdly at home. Walking and running are what they do the most. Swimming , playing football and weight lifting are among the other branches of sports they do.

34% of the interviewees use cars for transportation. Minibuses, metrobuses, metro and walking are the others means of transportation.

More than half of the consumers stated that they know how to be active in their daily lives mentioning the internet, fitness centers, TV programs and social media as their sources of information.

When they were asked about the brands that accentuate being active in their communication, 14% answered that there are such brands and mentioned sports brands such as Nike and Adidas. When asked about the brands that carry out projects on leading active lives, 19% remarked that they are in the know of such projects and named Nike, Rexona, various ministries and “the race that Vodafone had held on the bridge”.

Encouraging of activity by the brands is seen as a model behavior and gets credit among consumers. Since Turkey is thought to fall behind in sports/active life, the fact that brands are taking action in this sense is seen as a positive contibution in terms of raising awareness. In addition to this, it is thought that there needs to be more sponsors and events. Some skeptics stated that they think the projects launched by brands to promote activity are indeed profit-oriented projects and are executed to actually drive consumption rather than activity.

The interviewees have mostly associated sports brands like Adidas, Nike or Puma with encouraging physical activity. Other than this, sports shops like Decathlon and brands that manufacture and sell sports equipment are organically linked with promoting an active lifestyle.

In this period where it is scientifically proven that we are getting more and more inactive and unhealthy but at the same time become more health conscious, lots of people strive to overcome this with minor or major behavioral changes as much as their lifestyles permit. Some choose to walk around in the office and some allocate specific time for their routine workout in order to tackle with their inactivity in daily life.

More brands should come up with motivational projects and activities in today’s world where active life and healthy nutrition increasingly gain importance and consumers expect brands to assume more responsibilities in this sense. Although active life as a subject is rather associated with sports brands – thanks to the learned codes – in the consumers’ minds, it is most certain that other brands will increase their share of mind and reinforce their position in their consumers’ hearts in consequence of all the efforts and initiatives.

Now is the time for brands to get into action!

21 Eylül 2016 Çarşamba

Markaların Yeni Oyun Alanı

For English Please Click

Son zamanların en popüler konularından birisi, kuşkusuz, elektronik spor. eSpor olarak da bildiğimiz ‘elektronik spor' için fizikselden çok zihinsel beceri gerektiren dijital bir spor diyebiliriz. Hatta tüm bu dünyayı, bir nevi sanal satranç gibi görenler de mevcut. eSpor, geleneksel sporlarla karşılaştırıldığında fiziksel değil bilişsel kondisyon gerektirmesi, çok büyük finansal kaynak gerektirmemesi, dünyanın her yerinde bu sporu icra edebilme olanağının bulunması, Bilgisayar/Konsol/Mobil platformlar üzerinden bireysel ve/veya takım halinde rekabete açık olması bakımından, özellikle genç kitlelerce tercih edilen yeni nesil spor olarak lanse ediliyor. Öyle ki, şu günlerde 2020 Olimpiyatları’nda yer alma ihtimali konuşuluyor!

Küresel eSpor Pazar Raporu’na göre; eSpor’un farkındalığının geçen yıla göre %36 artarak, bu yıl dünya ölçeğinde 1 milyar kişiyi aşacağı ve 2019 yılına gelindiğinde ise bu rakamın 1.572 milyarı aşacağı öngörülüyor (Newzoo, Global Games Market, 2016). Ülkemiz de dahil birçok ülkede profesyonel eSpor takımları kuruldu ve bu takımlar şimdiye kadar turnuvalarda pek çok kez karşı karşıya geldi. ESPN, BBC, TBC gibi dünyaca ünlü spor kanalları da eSpor içeriklerine yer vermeye başladılar.

eSpor’un bu hızlı yükselişiyle beraber, hem dünyada hem de Türkiye’de oyun içi yapılan harcamalar da giderek artmakta. Bu rakamlar o kadar artmış durumda ki, bu oyunların neredeyse kendi ekonomilerini oluşturmuş olduğunu söyleyebiliriz. Oyun içi harcamalar genellikle karakter geliştirmek, yeni özelliklere sahip olmak, seviye atlamak gibi sebeplerle yapılıyor. eSpor ekonomisinin dünyada 2016 yılında 99 milyar dolarlık bir gelir getireceği öngörülüyor (Newzoo, Global Games Market, 2016).

Türkiye’de bilgisayarda herhangi bir oyun oynayan toplam 30 milyon oyuncunun 2016 yılında 750 milyon dolardan fazla harcama gerçekleştirmesi bekleniyor. Ülkemizde oyuncu başına düşen ortalama yıllık harcama 35,4 Dolar. Bu rakam listenin üst sıralarındaki ülkelerinkine kıyasla nispeten düşük olmakla birlikte, yine de hiç de fena bir rakam değil (Newzoo, Turkish Games Market, 2016).
Ülkemizde eSpor’un ne kadar popülerleştiğini gösteren en son örneklerden biri de bu yıl gnçtrkcll ve Coca-Cola Zero işbirliğiyle hayata geçirilen Türkiye’nin ilk Profesyonel eSpor Ligi olan Şampiyonluk Ligi. Masaüstü oynanan bir oyun olan League Of Legends (LoL) Türkiye Büyük Finali, 13 Ağustos 2016’da Ülker Sports Arena’da gerçekleşti ve Digitürk Lig TV’de internet ile aynı anda canlı olarak yayınlandı.

Türkiye’de son zamanlarda eSpor ve oyun trendi bu kadar yükselişe geçmişken, biz de eSpor ve oyun içi harcamalara yönelik bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız Türkiye’nin 12 ilinde, 16-34 yaş arasında, dizüstü veya masaüstü bilgisayar sahibi, 320 kadın ve erkekle yürütüldü.

Görüştüğümüz 320 kişinin %36’sı bilgisayarlarında internet üzerinden oyun oynuyor. Spontan olarak oynanılan oyunlar sorulduğunda daha çok ‘League Of Legends’, ‘Counter Strike’, ‘DOTA’, ‘Candy Crush’, ‘Okey’ ve çeşitli futbol oyunları telaffuz edilmiş. Bilgisayarında internet üzerinden oyun oynayan 10 katılımcıdan 4’ü bu oyunları her gün oynuyor. Oyunları ne kadar süre ile oynadıkları sorulduğunda ise katılımcılar daha çok “1 saat ve daha az” ile “2-3 saat arasında” oynadıklarını belirtmiş.

eSpor’u sorguladığımızda görüşülen kişilerin %30’u bu tanımı bildiklerini söylemiş. Bu tanımı bilenlerin çoğunluğu ise erkek. eSpor’u bilenlere, eSpor’a dahil oyunları oynayıp oynamadıkları sorulduğunda %50’si oynadığını, %50’si oynamadığını belirtmiş. eSpor oyunları arasında olan en meşhur oyunları teker teker sorguladığımızda en çok ‘CS-GO (Counterstrike-Go)’ oynandığını gördük. Bunu ‘Call of Duty’ ve ‘League of Legends’ takip ediyor. Çok oynanan diğer oyunlar arasında ‘Knight Online’, ‘WOW’, ‘DOTA’ ve ‘Metin2’ yer alıyor. Bu oyunlara sponsor olmuş markalar sorgulandığında ise, neredeyse hiçbir oyuncu sponsor markaları hatırlayamamış.
Bu oyunları oynayan kitleye, oyun içinde herhangi bir harcama yapıp yapmadıkları sorulduğunda %43’ü harcama yaptığını belirtmiş. Harcama yapanların yarısından fazlası bu harcamaları nadir/seyrek yapıyor. Geri kalanlar ise sık sık harcama yapıyor. Harcama aracı olarak da daha çok kredi kartları ve kontör kullanılıyor. Harcama yapma gerekçesi olarak daha çok “harcama yapıldığında oyunun daha zevkli hale gelmesi”, “harcama yapılmazsa oyun içindeki gelişmelerin zaman alması”, ve “oyunu kolaylaştırmak” belirtilmiş.

Para harcamayanlara neden harcamadıkları sorulduğunda en sık duyulan cevap “ihtiyaç duyulmadığı/gerek olmadığı”. %14’lük bir kitle oyunlarda para harcayacak bütçeye sahip olmadıklarını belirtmiş, %11’i ise harcama yapmayı güvenilir bulmadıklarını söylemiş. Ne gibi özellikler için para harcayabilecekleri sorulduğunda “farklı karakter özellikleri için”, “güç artırmak için” para harcayabileceklerini söylemişler.

Araştırmamızın diğer kısmında son zamanların en popüler oyunu olan Pokemon Go’yu sorguladık. Pokemon Go da, ileride eklenebilecek birkaç özellikle geleceğin en popüler eSpor’larından biri olmaya aday görülüyor. Görüştüğümüz kişilerin sadece %12’si Pokemon Go oynuyor. Oynayan kitle daha çok 19-30 yaş arasında. 30 yaş üzerinde oynayan sayısı oldukça az. Pokemon Go oynayan kitleye bu oyun içinde harcama yapıp yapmadıklarını sorduğumuzda ise sadece %5’i harcama yaptığını söylemiş.

Pokemon Go oyununda para harcamayanlara neden harcamadıklarını sorduğumuzda en çok alınan cevaplar “gerek duyulmaması”, “oyuncuların özellikleri kendilerinin geliştirmek istemesi” ve daha sonra da “güvenilir bulunmaması”. Ne gibi özellikler sunulursa Pokemon Go oyununda harcama yapabilecekleri konusunda ise katılımcılar “pokemonların yerini belirlemek için”, “daha güçlü pokemonlara sahip olabilmek için” cevaplarını vermiş ancak mobil bir oyun için para harcamayacaklarını da belirtmişler.

Şimdiye kadar eSpor oyunlardan bağımsız olarak herhangi bir oyun için harcama yapmış olanlar katılımcıların %18’ini teşkil ediyor. Bu oyunların hangileri olduğunu sorduğumuzda ‘Heartstone’, ‘Clash of King’, ‘Knight Online’, ‘Clash of Clans’ ve ‘League of Legends’ en sık aldığımız cevaplar. Harcama yapanlar “oyunu zenginleştirmek”, “seviye atlamak”, “karakter almak”, “prömiyer üyelik için”, “kostüm alarak oyunu renklendirmek için” harcama yaparken, harcama yapmayanlar ise gerekçe olarak buna “ihtiyaç duymadıklarını” belirtmiş. Bundan başka, para harcanarak oyunda ilerlenirse, oyunun bir anlamı kalmayacağı, kendi yetenekleriyle oyunda ilerlemenin daha anlamlı olduğu da dile getirilenler arasında.

Daha önce herhangi bir uygulamayı indirmek için veya daha üst bir versiyona geçmek için harcama yapanlar ise katılımcıların %16’sını oluşturuyor.

Araştırma sonuçlarına baktığımızda, Türkiye’de oyun trendinin giderek geliştiğini görebiliyoruz. Özellikle eSpor alanında hem bilinirlik hem de oyun içi harcama oranı oldukça yüksek. Şu sıralar tüm dünyada en çok oynanan oyunlardan biri Pokemon Go da ilerleyen zamanlarda eSpor olarak kabul edilirse, Pokemon Go özelinde de yapılacak harcamaların giderek artacağını öngörebiliriz. Türkiye’de yeni nesil ile beraber oyun oynama ve harcama miktarının bundan sonraki yıllarda kayda değer bir artış göstereceğini varsaymak yanlış olmaz. Bu da, tüketicilerle yakınlık kurmak isteyen markalar için çok önemli bir fırsat alanı oluşturuyor. Şu anda odak alanı teknoloji ve/veya gençler olan belli başlı markaların yavaş yavaş buraya yöneldiğini görebiliyoruz ancak ilerleyen zamanlarda, hele de olimpiyatlarda yer alma durumu gerçekleşirse, daha çok markanın envai şekillerde eSpor alanında varlık göstermek isteyeceği kesin.

Biz şimdiden söylemiş olalım.